İnternet ile boğuşmaca

Eskiden, günlük yazarken, “sevgili günlük” diye başlardık. Günlüğümüzle baş başa kaldığımız ve onunla her şeyi paylaştığımız için o bizim sevgili bir dostumuz olurdu. Aramızdaki sırları, bir o, bir de biz bilirdik. İçimizden geçen her şeyi, olumlu olumsuz ona aktarırdık, yazardık ve birilerinin okumasından o kadar korkardık ki. Hatta kilitli günlükler çıkmıştı bir ara. Çok severdim onları. Ama genelde kızların ki kilit mekanizmasına sahipti. Sonuçta kilitli bir günlüğüm olmadı. Belliydi o günden hiçbir şeyimi saklayamayacağım.

Eskiden günlükler böyle idi. Şimdi ise bu web günlükleri bloglar var. Paylaştıklarımız bir sır olarak kalmıyor, hiç bizimle alakası olmayan insanlar bile okuyabiliyor yazılarımızı. Biz de  gerçek günlük defterimize yazdığımız gibi yazamıyoruz tabiki de sırlarımızı,özel durumlarımızı buraya. Fakat günlük tutmanın mantığı o değil miydi? Onu sadece bizim okumamız, ona içimizi dökmemiz günlüğü günlük yapan en önemli şeyler değil miydi?

Az önce oturup deftere bir şeyler karalamak istedim fakat olmadı. Şunu anladım ki teknoloji; defter, kalem ve benim arama da girmiş.

Ey internet! Bizi; Facebook diyerek sahte arkadaşlıklar ile tanıştırdın, Twitter vs. diyerek asosyal yaptın, Mail diyerek mektubu, karpostalı unutturdun. Şimdi de blog diyorsun beni günlüğümden ediyorsun.

Senin kabahatin yok, bize “internet” dediklerinde, biz seni hayatımıza kendi ellerimizle soktuk ve sen bizi kendi hayatımızda yönetiyorsun.

Böyle dediğim zaman da internete karşı biri olduğumu düşünmeyin.

O zaman neden yazdım bunları ?

İnternet kullanımında ki içine düştüğümüz durumları kendimce anlatmak için.

Peki neden?

Gerçek hayatta ki değerlere sanal hayat kadar değer vermiyoruz. Doğaya fayda olsun bir fidan dikelim diyeceğimize FarmVille’da bir bahçem olsun diyoruz. Sokakta yaşayan bir kediye,köpeğe onun karnını doyuracak bir şey vereceğimize, yine nette hayvanlar besliyoruz. Sokakta görsek selam vermeyeceğimiz adamla nette muhabbete giriyoruz. Gerçekte katılmayacağımız etkinliklere nette katılıyoruz. Her şeye yorum yapıyoruz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. En önemlisi aile değerlerimizi unutuyoruz. Acaba farkında mıyız?

İnternet ile ilgili en çarpıcı düşüncem şu: Bir ödev, bir araştırma, bir merak konusu olabilir ve bir şey araştırabiliriz. Hemen Google amca sağ olsun bize yardımcı olur. Araştırır ve buluruz.O bilgiye ulaşırız ve işimizi görürüz. Buraya kadar her şey çok güzel. Fakat o bilgi kalıcı olmuyor.Yani ne kadar rahat ulaşırsak o kadar rahat unutuyoruz o bilgiyi. Eskiden bir merak konusu “yer çekimi” kuvvetini araştırmak gerekse kütüphaneler, ansiklopediler ve bilir kişiler olan öğretmenlere sorulurdu,öğrenilirdi. O bilgiyi bulmak için verdiğimiz zahmet bize kalıcılığını sağlardı. Bu zaten her şey. Emeksiz bir şey olmaz. Ne yapmalıyız ben de bilmiyorum ama bugün öğrendiğimizi yarın unutacak kadar basite almamalıyız. Ben bunu çok yaşadım. İnternette aradığım tüm bilgiye ulaşabiliyorum fakat kalıcılığı olmuyor. Ne anladık o işten o zaman? Değil mi?

Umarım iyi şeyler kalıcı olur hayatınızda.

Sağlıcakla…

Haklı-Haksız polemiği

İnsanlara “haklısın” demek onları mutlu ediyor hatta haksız olsalar bile…

İnsanlarla ilişkimin olumlu ve iyi yönde seyretmesi için onları hep haklı,kendimi haksız görmem gerekiyor.Onlara “haksızsın” dediğimde hem onu kaybediyorum hem kendimi.”Haklısın” dediğimde birşey kaybetmediğimin farkına vardım.

Şunu belirtmekte fayda var: Haksız olsalarda ” haklısın ” demek konusunu yanlış anlamamak lazım.Burda belirtmek istediğim; kişi haksız ise “kendi haklılığımızı ona karşı savunmamalıyız.Çünkü kişi haksız olduğu halde halen savunmadaysa biz ona kendi haklılığımızı kanıtlayamayız,bu çok zordur.

O kendi haksızlığının bile farkında değil,biz nasıl ona haklılığımızı kanıtlayalım.

Bundan dolayı inatlaşmamak gerektiğini düşünüyorum.Kendimizi savunmanın farklı yollarını aramalıyız.Mesela,bazen susmak çok şey anlatır derler ya,bu çok etkili bir çözüm yolu.Yani bazen susmanın önemini bilmeyi buradan anlayabiliriz. Ama tabi ki bu da çok zordur. Herkes susmayı bilemeyebiliyor.

İnsanlar ile ilişkimiz gün geçtikçe zorlaşmaya başlıyor. Çünkü herkes her şeyi biliyor. Baksanıza herkes ONLINE!

Önümüzde internet ve herkesin her şeyi! Daha neyi bilmeyelim. Daha biz neyi anlatıyoruz insanlara. Onlar bizi zaten biliyor.

Ne diyeyim. HAKLISINIZ.

Değişen şeyler ve biz.

Günler geçiyor, zaman durmadan ilerliyor, her şey değişiyor ve tabi ki biz insanlar da.

Her yörenin insanı farklıdır derler. İnsanların üzerine etki eden bir çok faktör vardır çünkü.

Bunlar coğrafi şartlar bile olabiliyor.

Bak bugün yağmur yağıyor mesela… ve günlerden Pazar.

Doğal olarak moralim bozuk. Hem zaten Pazar günlerini sevmem. Bir de yağışlı.

Bu ne demek oluyor, elimiz kolumuz bağlı. Gezemeyiz, dolaşamayız falan.

Bu yüzden moralim bozuk. Biraz da gerginim.

Oysa, daha 1 ay önce yağmuru o kadar özlemiştim ki…

Gemideydim altı ay kadar.

Uzun bir süre yağmur görmedim. Kolay değil tabi yağmur memleketinin içinden çıkıp da uzun süre yağmur görmemek.

Ama bezdiriyor tabi yağmur da bir süre sonra…

Çünkü, Rize’de haftanın iki günü yağmur yağıyor. Biri üç gün, diğer de dört gün sürüyor :)

Havalar çok nemli. Dolayısıyla insanların üstünde olumsuz çok etkisi var.

Havası da insanı gibi derler ya. Burası tam öyle.

Az önce çıldırasıya bir yağmur başladı ama 10 dakika sonra durdu, eser kalmadı.

Her zaman öyle de olmuyor tabi. Bazen alıyor getiriyor bizden bazı şeyleri havası.

İnsanı da alıyor götürüyor bizden. Hatta bizi alıyor buralardan götürüyor uzaklara, gurbete.

Her zaman çekilmiyor bu memleket.

İnsanı çok değişken. Çağa göre çok şekil değiştiriyor ve bundan olumsuz yönleriyle etkileniyor.

Benim bu yaz ki izlenimim; geçen yazlara göre insanımızın çoğu şeyden olumsuz etkilenişi.

Diyorum ki ben de eşe, dosta, akrabaya.

“Tabi ki zamanla her şey değişiyor, biz bu değişimden olumlu olarak etkilenelim. Manevi değerlerimize önem verelim. Eskiyi aramayalım, aratmayalım.”

Sıcak Bir Ekmeğin Günahı

Fırından sıcacık taze ekmeği alırsın, eve getirirsin ama anneciğimiz der ya: “dünden kalan ekmekler yazık olmasın, onları yiyelim;” bu sefer taze ekmek yarına kalır. Sonra yarın yine aynısı olur ve yine biz ekmek aşkından vazgeçemeyiz, taze de olsa, bayat da olsa…

Bugünlerde özellikle başbakanın da üzerinde durduğu beyaz ekmek konusunda ki görüşler etkileyici olması bekleniyor. Bu konuda fırıncıların da üzerine düşen görevler var. Ama en büyük görev kendimizin. Yani ekmek konusunda sağlımız açısından dikkatli olmalıyız. Beyaz ekmek tüketmemeliyiz. Sebebi: obezite ile mücadele. Dünya çapında bir mücadele çoktan başlamış durumda. Ama Türkiye’de obezite ile mücadeleye mücadele var. Fırıncılar ve işin ticari kısmında olanlar destekçi olmuyor. Fırıncılar derneği başkanının sahibi olduğu fırının ceza yemesi işi çok iyi özetlemekte yeterli olsa gerek.

İki gün önce tam yemek yerken TV açık ve bu konu açık bir oturumda konuşuluyordu. Programın konusu obezite ile mücadele idi. Uzman diyetisyen ve doktorlar vardı. Kısacası demek istediğim, ekmeği elimden bıraktırdılar! gerisini siz düşünün.

Ama yavaş yavaş alışmaya başladığımı söyleyebilirim.

Umarım bu konuda sizin de fikirleriniz değişmeye başlamaya başlamıştır.

Düşünceler 111

Ağustos ayının ilk haftası, nemli bir Rize gecesi… sahur vakti…

Gökte dolunay ve durmadan öten Ağustos böcekleri… Gel de yazma arkadaş!

Şu sıralar, memleketimde en sevdiğim ayları yaşıyorum.

Yaz ayının en tatlı hali, son bahara göz kırpan Ağustos…

Bir de Ramazan ayı olunca daha bir hoş oluyor elbette.

Şuan sahur vakti, yatmadan önce pencereden bakmam, tüm bunlara neden olan…

“Çok arayacaksın” dedikleri bunlar olsa gerek: İnsanına hiç benzemeyen gecenin sakinliği, huzur kokan etraf, sabah olunca bir farklı cıvıldayan kuşlar, evimin yakınında akan ırmağın sesi, hiç sevmesem de; gece uyumamıza engel olan çay yüklü kamyonların çay fabrikası yolundaki sesleri, ben bunları yazarken içeriden gelen horlama sesi, şuan üzerinde yazmakta olduğum çalışma masam, birazdan yağmaya niyetli olan yağmur ve sonrasında ki toprağın kokusu vs.vs.vs… iyice uzadı.

Arayacağım tüm bunları, aramaya başladım bile.

Şimdi arayıp da bulabiliyorum, ama ilerisi için kesin bir şey söyleyemem.

Lâkin babam ve diğer büyüklerim diyor esirgemeden, “çok arayacaksın” diye.

Aslında duygusala bağlamayı sevmiyorum.

Ama ne yapacaksın, hayatın bir parçası işte da!

Bir yandan da yazarken düşünüyorum “nasıl duygusal olmayasın?”

Duygusal olmak “aramak” ‘tır aslında bana göre.

Ne zaman bir şeyleri arasan duygusala bağlamışsın demektir.

Şimdi de düşünüyorum ki…

“Nasıl aramayasın?”

Aramak “kaybetmek” ‘tir aslında bana göre.

Ne zaman bir şeyleri kaybetsen aramaya başlarsın.

Bunları okurken siz de düşünmüyor değilsiniz elbette…

Değer bilip, kaybetmemek gerektiğini.

Kaybettikten sonra aramamak gerektiğini.

Bulsan da, eski değerinde olmayacağını.

Ve en sonunda da duygusala bağlamanın hiçbir şeyi geri getirmeyeceğini, düşünmüyor değilsiniz elbette.

Neyse, sabah ezanı okuyor şuan.

Gerçeği yaşamakta ve değerlerin şimdiden farkında olmakta ve bilmekte fayda var.

Her zamanki gibi çok şey anlatmak istemedim, siz çok şey anlamak istemedikten sonra.

Her şey o kadar bir birinin aynısı ki…

Saygı, sevgi ve selamet ile.

Orhan.

Özlü Söz:

Allah der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım… ve ekler , O’nsuz yaşayamam deme, seni O’nsuz da yaşatırım… ve mevsimler geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur.. Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya işte.. Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur.. Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın.. En garibi de budur ya, öldüm der durur, yine de yaşarsın.

-Mevlana-